Makaleler & Videolar

Bir çocuğun hangi yaşta dil ve konuşma terapsine başlayacağı öncelikli olarak mevcut dil ve konuşma bozukluğunun doğasına bağlı olsa da genel olarak, sağlıkla ilgili tüm durumlarda geçerli olduğu gibi, erken teşhis ve tedavi var olan bozukluğun seyrinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Maalesef ki dil ve konuşma bozuklukları söz konusu olduğunda aileler çoğu zaman dil ve konuşma terapistinden önce çocuklarını götürdükleri uzmanlar tarafından yanlış bilgilendirilmektedir. Dil ve konuşma bozuklukları ve terapisi hakkında çok az bilgiye sahip olan doktorlar, psikologlar, çocuk gelişimciler vb. dil ve konuşma terapisine başlama yaşı hakkında aileleri yanılgıya düşürebilmektedirler. Bu nedenle atılabilecek en doğru adım çocuğunuzun konuşmasıyla ilgili bir sorun olduğunu hissettiğiniz ilk anda bir dil ve konuşma terapistiyle görüşmek olacaktır.

Otizm: Bilindiği üzere otizm doğumdan hemen sonra teşhis konulabilen bir durum değildir. Bazen tanının konması 7-8 gibi çok geç yaşlara kadar sarkabilmektedir. Otizmde dil ve konuşma terapisi için temel prensip tanıyı takiben özel eğitim ile birlikte dil ve konuşma terapsine başlanmasıdır.

Kekemelik: Kekemeliğe müdahalede pek çok farklı dil ve konuşma terapsi yaklaşımı bulunmaktadır. Hem çocuğu hedef alan direk terapi yöntemlerinde hem de aileyi hedef alan dolaylı terapi yöntemlerinde erken müdahale büyük önem taşımaktadır. Kekemelik genellikle 2-6 yaş arası dönemde ortaya çıkar ve ilk belirtilerini verir vermez nasıl bir müdahale yönteminin uygulanacağının belirlenmesi amacıyla bir dil ve konuşma terapistine başvurulması gerekmektedir.

Artikülasyon Bozuklukları: Dilin sesleri belli bir gelişimsel hiyerarşi içinde edinilir. Örneğin, /r/ sesinin 3 yaş çocuğunda mevcut olmaması bozukluk olarak değerlendirilmez. Ancak 4 yaşına gelmiş bir çocuğun tüm konuşmalarının aile dışı bireyler tarafından da anlaşılıyor olması gerekir. Eğer bunun aksi bir durum söz konusu ise derhal bir dil ve konuşma terapistinin değerlendirmesinden geçmesinde fayda vardır.

Down Sendromu: Down sendromu doğumla beraber hatta bazı durumlarda anne karnında tanılanabilen bir bozukluktur. Genetik bozukluğa eşlik eden ağız yapısıyla ilgili anomaliler ve zihin engeli dil ve konuşma terapsini zorunlu kılmaktadır. Bebek direk olarak terapiye alınmasa bile doğumdan itibaren bir dil ve konuşma terapistinin gözetiminde gelişiminin takip edilmesi ve aileye doğru tutumlar konusunda bilgi verilmesi önemlidir. Bebeğin belli iletişimsel becerileri edinmesini takiben 18 ay civarında direk dil ve konuşma terapisine başlanabilir. Ancak uygun başlangıç dönemi bebekten bebeğe farklılık göstermektedir.

Gecikmiş Dil ve Konuşma: Dil ve konuşma terapisi alanında eğitim görmemiş ancak çocuklara hizmet veren uzmanların en çok yanılgıya düştükleri ve aileleri yanlış yönlendirdikleri bozukluk grubu gecikmiş dil ve konuşmadır. Pek çok aile, doktorları tarafından çocukları 4-5 yaşına gelene kadar beklemeleri gerektiği ve çocuğun kendiliğinden “açılacağı” yönünde bilgilendirilmektedir. 2 yaşında bir çocuğun gelişimsel açıdan normal olduğunu söyleyebilmemiz için en az 2 sözcüklü cümle kurabiliyor olması gerekmektedir. Bu kriteri karşılamayan her çocuğun mutlaka gecikmiş dil riski açısından bir dil ve konuşma terapisti tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kişinin çift dilli (bilingual) olması, iki dili ana dili seviyesinde anlayıp konuşabilmesi, yani kişinin iki ana dilinin olması demektir. Çift dillilik(bilingualizm) ikiye ayrılır. Eş zamanda geliştirilen çift dillilik, Erken çocuklukta peş peşe edinilen iki dil Çocuğun eş zamanda iki dili öğrenebilmesi için doğduğu andan itibaren iki dile birden maruz kalması gerekir.Peş peşe geliştirilen çift dillilik ise çocuk ilk yaşlarında birinci dili (genelde ana dili) daha sonra ise ikinci dilini....

Kişinin çift dilli (bilingual) olması, iki dili ana dili seviyesinde anlayıp konuşabilmesi, yani kişinin iki ana dilinin olması demektir.
Çift dillilik (bilingualizm) ikiye ayrılır: bunlar:
Eş zamanda geliştirilen çift dillilik
Erken çocuklukta peş peşe edinilen iki dil

Çocuğun eş zamanda iki dili öğrenebilmesi için doğduğu andan itibaren iki dile birden maruz kalmasını gerekir. Peş peşe geliştirilen çift dillilikte ise çocuk ilk yaşlarında birinci dili (genelde ana dilini) daha sonra ise ikinci dilini (genele çevrenin konuştuğu dili) edinir. Peş peşe öğrenilen iki dilin ana dili seviyesine, yani çift dillilik seviyesine ulaşması için çocuk ikinci dili en geç yedi yaşına kadar edinmelidir. Bazı durumlarda çocukların ergenliğe kadar da çift dilli olabildiği görülmüştür. Fakat genel olarak yedi-sekiz yaşından sonra öğrenilen ikinci dil ana dili seviyesine ulaşmaz.

Günümüzde milyonlarca Türk vatandaşının yabancı ülkelerde yaşaması sebebiyle bu konu birçok Türk ailesi için geçerlidir. Avrupa’da yaşayan birçok Türk çocuğunun okuldaki başarısızlığı ve sosyal problemleri dil zorluklarından ve eksikliklerinden kaynaklanır. Bu nedenle çift dillilik konusu ve çift dilli çocukların gelişimi oldukça hassas ve özen gösterilmesi gereken bir konudur.

Söz konusu olan çocuklar ve aileleri iki dili ve aynı zamanda iki kültürü bir arada yaşarlar. Bu nedenle çift dille yetişen bir çocuğun sağlıklı ve eksiksiz bir gelişim gösterebilmesi açısından iki dilin de aktif olarak kullanılması ve desteklenmesi çok önemlidir.

Çocuğun iki dili de ana dili gibi geliştirmesi ve gelişiminin normal ilerleyebilmesi için dikkat edilmesi gereken noktalar vardır.

Eğer çocuk iki dili aynı anda öğreniyorsa ebeveynler ‘one person-one language’ yani ‘bir kişi-bir dil’ yöntemini uygulamalılardır. Bu yöntemde anne-babalar çocuklarıyla sürekli olarak tek bir dilde konuşur. Mesela çocuk Almanca ve Türkçeyi aynı anda öğrenecekse anne çocukla yalnızca Almanca, baba ise yalnızca Türkçe konuşur. Çocukların iki dili ayırt edebilmesi ve karıştırmadan kullanabilmesi ancak bu şekilde mümkündür.

Eğer çocuk iki dili peş peşe ediniyorsa üç-dört yaşına kadar ana dilini yeterince öğrenmesi, yani kelime dağarcığının geniş olması, çocuğun doğru cümle kurabilmesi ve soru sorabilmesi şarttır. Anne-baba ana dilini çevre dilinden daha iyi biliyorlarsa çocuğa sadece ana dilini öğretmeleri tavsiye edilir. Çünkü çocuğun dili doğru öğrenmesi için ona dili doğru aktarmak gerekir. Çocuk ana dilinde belli bir seviyeye geldikten sonra ikinci dili (mesela anaokulunda) altı ay-bir yıl gibi kısa bir sürede ve düzgün şekilde öğrenir. Bu durumda çocuğa anaokulundaki eğitimcilerin ve öğretmenlerin yaklaşımı ve tavrı önemli bir faktördür. Çocuğu, ikinci dili henüz kullanmasa bile, oyunlara dâhil etmek ve arkadaş bulmasına yardımcı olmak onun gelişimine büyük katkı sağlayacaktır. Çünkü çocuklar oyun içinde birbirlerinden çok şey öğrenirler ve bu şekilde gelişimleri hızla ilerler. Çevrenin dilini konuşmak oyuna tam anlamıyla dâhil olmanın tek yoludur. Bunu fark eden çocuk etrafındaki çocukların dilini öğrenmeyi kendiliğinden kabul eder ve bunun için gayret eder (çocuk bir buçuk yıl ikinci dile maruz kalmasına rağmen dili öğrenememişse ciddi desteğe ihtiyacı vardır).

Çocukların iki dilli büyümesi sanıldığının aksine tek bir dille yetişmelerinden daha zor değildir. Aksine çift dilli çocukların gelişimi normal ilerler ve iyi şekilde desteklenirse dillerin ve dil öğrenmenin beyindeki bağlantıları nedeniyle farklı yetenekler ve dillere karşı özel bir kabiliyet doğabilir. Fakat çift dilli çocukların dil gelişimi gerektiği şekilde desteklenmez ve ilerlemezse çocuklar iki dilde de yaşıtlarının seviyesine ulaşamazlar. Bu durumda büyük olasılıkla dil bozukluklarının meydana gelir ve çocuğun terapi görmesi gerekir. Çocukların gerektiği şekilde desteklenebilmesi için öncelikle iki dil için de seviyelerinin belirlenmesi gerekir. Eğer çocukla çalışan kişi çocuğun konuştuğu iki dili bilmiyorsa konuşamadığı dil için aileden destek almalıdır. Çift dilli çocuklarla çalışan eğitimciler, öğretmenler veya terapistler bu çocukların özel durumunu sürekli olarak göz önünde bulundurmalıdırlar. Uzmanlar, çocuğun gelişimi açısından iki dile de ihtiyaç duyulduğunu bilip aileyi yeterince bilgilendirmelidirler.

Hemen hemen tüm çocuklar dil gelişimlerinde akıcılık bozukluğu gösterir. Uzmanlar ve terapistler bu durumun çoğu zaman normal dil gelişimine bağlı bir aşama olduğunu ve dil gelişimi ilerledikçe kendiliğinden kaybolduğunu öne sürüyor. Bu yüzden kısa dönemli akıcılık bozukluklarına ‘normal’ veya ‘gelişime bağlı’ akıcılık bozukluğu deniyor. Fakat bazı çocuklarda bu akıcılık bozuklukları giderek artıyor ve kekemeliğe dönüşüyor.

Bu yüzden akıcılık bozukluğu yaşayan çocukların ve yakınlarının yaşadıkları kaygı ve korku oldukça büyüktür: Bu durum normal mi? Bu gerçekten kekemelik mi? Nasıl davranmalıyız? Bu durum geçici midir? Başlangıçta önemli bir cevap: Çocuklarda görülen akıcılık bozukluğu her zaman kekemelik değildir. (Erken) çocuklukta yaşanan akıcılık bozukluklarının bir kısmı normaldir, bir kısmı ise konuşma henüz ‘kemikleşmediği’ için terapötik destekle büyük oranda düzeltilebilir.

1. Akıcı konuşma nedir?

Konuşmamız için nefesimizin, sesimizin ve konuşma hareketlerimizin çok iyi bir zamanlamayla birbirine uyum sağlaması gerekmektedir. Bunun da ötesinde konuşmanın içeriği planlanmalı, diyalog şekillendirilmeli ve uygun sözcükler/ dil bilgisel kurallar seçilmelidir. Bu adımlar pürüzsüz, uygun bir hızda ve zorlanmadan gerçekleştiğinde akıcı bir konuşmadan söz ederiz.

Normal bir akıcılık her zaman ve her durumda akıcı konuşmak demek değildir. Tam tersi: Normal bir konuşma da bazı durumlarda akıcılıkta aksaklıklar gösterebilir. Mesela:
• Sözcüklerin veya cümlenin bir kısmının tekrarlanması (‘geldiğine gerçekten – gerçekten çok sevindim.’)
• Sessiz duraklamalar (‘neden böyle dediğini - - - anlayamıyorum...’) veya sesli duraklamalar (‘yarın akşam – ee – şey – sinemaya gidebilirmiyiz?’)
• Cümlenin kesilmesi veya değiştirmesi (konuşma amacı aniden değiştiğinde) (‘Dün birlikte... – aa nereye gidiyorsun?’)
Akıcılıkta tarz normal kesintiler konuşan ve dinleyen tarafından tolere edilir: Normaldirler ve konuşma akışının bir parçasıdırlar.

Neden neredeyse tüm çocuklar ara ara akıcılık bozukluğu yaşar?

Çocuklar akıcı konuşmayı (ve akıcı konuşmanın barındırdığı ‘normal’ akıcılık bozukluklarını) dil gelişiminin diğer adımları gibi yavaş yavaş öğrenmeliler. Çocukların kendilerini ifade etme imkanları artan kelime dağarcığı, dil bilgisel kurallara uyum ve iletişim becerileri ile artar. Aynı zamanda akıcılık beklentisi yükselir: Gelişen dil ve konuşma becerileri ile birlikte yukarıda bahsedilen faktörlerin iş birliği git gite daha kompleks hale gelir ve hala kusursuz işlemek zorundadır.

Özellikle çocukların yeni sesler veya dilbilgisel kurallar edindiği fazlarda akıcılık bozuklukları daha sık görülebilir. Oldukça yoğun olan bu öğrenme aşamalarında var olan konuşma sistemine yeni birimler eklenmek zorunda. Bu durumda konuşma akışını bozan arayış veya düzeltme çabaları artabilir.

Örnek:
• /ş/ sesini yeni edinmiş bir çocuk spontan konuşmada bu sesi düzgün çıkarmak için bir kaç deneme yapabilir. (‘s – se – şe – şeker!’)
• Cümle kurmaya yönelik yeni dilbilgisel kurallar edinen bir çocuk cümle kurarken duraksayabilir. (‘ya – ya – yapamıyorum.’)
• Doğru sözcüğü bulmak için çocuk tekrarlar veya duraklamalar yaşayabilir. (‘şey – şey – şu şeyden – bebeğimin şeyi – biberonunu istiyorum.’)

Çocukların bu tarz düzeltme çabaları gelişime bağlı akıcılık bozukluklarını açıklar. Burada en belirleyici etken, konuşmada herhani bir zorlanmanın yaşanmamasıdır. Çocuk dil gelişimsel açıdan ilerledikçe bu tarz akıcılık bozuklukları ortadan kaybolur. Bir sonraki gelişim adımlarında tekrarlanabilirler. 2 – 6 yaş arası çocukların neredeyse tamamı dil gelişimsel sebeplerden dolayı bu akıcılık bozukluklarına maruz kalır. Bu durum anormal değildir.

2. Kekemeliğin sebepleri ve belirtileri


2.1 Kekemelik nasıl başlar?

Hemen hemen bütün çocuklar kısa veya uzun süreli olarak konuşmada akıcılık bozukluğu yaşarlar. Bu durumu yaşayan çocukların bir çoğu durumu desteksiz atlatır. Fakat bu çocukların 5%i daha fazla akıcılık bozukluğu yaşar ve 1% kronik kekemeliğe dönüşür. Bu grupta genetik faktörler, uygun olmayan iletişim biçimleri ve yine uygunsuz bir duygusal savunma mekanizması etkili olur.

Genetik faktörler akıcı bir konuşma geliştirilmesi açısından bazı dezavantajlar oluşturabilir. Mesela çocuğun gelişimi genel olarak yavaş ilerliyorsa, dil konuşma gelişimi geriden takip ediyorsa, algı veya motor becerileri yavaş gelişiyorsa kekemelik te daha yüksek bir ihtimalle meydana gelebilir. Ailede kekemelik mevcut ise de yine çocuğun akıcı konuşma geliştirmesine ek olarak engel olabilir.

Eğer çocuk iletişim esnasında karşılayamayacağı talep ve beklentilere maruz kalıyorsa kekemelik artabilir. Bunlar zaman baskısı, rekabet, stres, heyecan, korku ve gerginlik gibi durumlardır. Çocuk bu durumlarla başa çıkmasını öğrenmelidir. Acele etmesini gerektiğini düşünürse muhtemelen daha hızlı, daha sesli, daha vurgulu ve daha gergin bir şekilde konuşacaktır. Yaşadığı bu zorluk ve üzerine topladığı dikkat yine akıcılığını engelleyecektir: Çocuk bilinçli ve kontrollü olarak konuşma şekline müdahale eder. Konuşmaya yönlenrililen bu kontrol mekanizmaları ise normal konuşmayı ve akıcılığı bozar.

Bunun yanı sıra stres altında konuşulduğunda, koordinasyon ve yönlendirme – aynı zamanda konuşma becerileri daha yoğun beklenti ve talep altındadır.

2.2 Çocuklarda kekemelik kendini nasıl gösterir?

Konuşma esnasında görülen zorluklar gerginliğe ve takılmaların artışına neden olabilir. Konuşmadaki zorluğun artış sebebi ise çocuğun kendinisinin ve iletişim kurduğu kişilerin, yaşanan akıcılık bozuklukların tolere edilebilir düzeyi geçmiş olduğunu farketmeleridir. Burada bir kısır döngü oluşabilir: çocuk konuşması ile yaşadığı deneyimlerden ve etrafındakilerin (ve kendinin) tepkilerinden dolayı (dikkat, heyecan, belirsizlik, kontrol etme çabası, zorluk) kendi konuşmasını git gide daha problemli olarak görür. Kendini başarılı bir konuşan olarak algılamaz.

Bu tarz negatif duygular oluştuğunda çocuk kendini iletişimden geri çekebilir ve/veya konuşma esnasında çektiği zorluklar artabilir. İki durum da problemi güçlendiren tepkilerdir. Bu durumlar positif deneyimleri engeller ve konuşma/ ikincil semptomları güçlendirir.

Kekemelikte semptomlar bunlardır:
• Tekrarlamalar (‘Bunu ya – ya – ya – ya – yapabilirim.’)
• Uzatmalar (‘Aaaaaaaannem nerede?’)
• Bloklar; artikülasyonda gerçekleşen ‘kramp’lar (‘K....... kahve’)
• Kekeleme korkusu ile bazı sözcüklerin yerine eş anlamlıların kullanılması (‘Anneanne’ sözcüğü yerine ‘nine’  mesela ünlülerle başlamak zor geliyorsa)

Bu birincil semptomlara, dudakların, yüzün, boğazın veya tüm vücudun kasılması gibi ikincil davranışlar eklenebilir. Ayrıca utanç, korku gibi duygular eşlik edebilir. Konuşmak kişi için zor ve can sıkıcı olarak algılanır. Bir çok kekeleyen insanda bu durum konuşmaktan kaçınmakla sonuçlanabilir (‘sosyal kaçınma davranışı’).

Belirtilen faktörlerin hiç biri tek başına kekemeliğin oluşumunun veya devametmesinin sorumlusu değildir. Bir kişide farklı oranlarla tüm faktörler etken olur. Özellikle kekemeliği örtbas etme ve kaçınma davranışları kekemeliği artırır. Kekemeliğin türü, şiddeti ve yoğunluğu kişiye göre değişir.

2.3 Kritik geçiş döneminin belirtileri

Bir çocukta herşeyin henüz normal olduğunu veya kritik noktanın aşıldığını nasıl anlarız? Çocuktaki takılmaların gelişime bağlı mı yoksa kekemelik mi olduğunu anlamak için çocuğun yaşadığı akıcılık bozukluklarının gelişimi, aynı zamanda tepkiler, ailenin ve çocuğun tahminleri ve akıcılık geliştirmenin koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kriterlerden yararlanılabilir:

• gelişime bağlı akıcılık bozuklukları: konuşma esnasında herhangi bir gerginlik yoktur, genelde tüm sözcüklerin tekrar edilmesi olarak görünürler, konuşmayı planlamak veya düzeltmek için kısa duraksamalar oluşur. Bu akıcılık bozuklukları dönem dönem oluşur ve hızlıca kaybolur.

• Artan akıcılık bozuklukları: Daha küçük birlikler (heceler/sesler) tekrarlanmaya başlar, tekrarlamalar artar, uzatmalar ve konuşma esnasında gerilmeler başlar, ikincil davranışlar görülür ve/veya bloklar yaşanır. Durum gittikçe şiddetlenir fakat çocuk henüz farkında değildir veya rahatsız olmuyordur.

• Kekemelik: Semptomlar gittikçe bloklar ve uzatmalar olarak görünür ve çocuk kekemeliğe tepki göstermeye başlar. Mesela cümleyi yarıda keser, konuşmayı reddeder, göz temasından kaçınır. ‘Neden konuşamıyorum?’ gibi sorular sorabilir ve utanç, kaygı, korku, öfke gibi duygular oluşur. İkincil davranışlar sergiler. Semptomları saklamak adına kaçınma davranışları sergiler.

Belirtilen semptomların bir kısmı görünüyorsa ve 6 ay ve daha uzun süredir devam ediyorsa, çocuğun (dil ve konuşma-) gelişimi genel olarak yavaşsa ve ailede başka kekeme varsa durumun kekemelik olma ihtimali oldukça büyüktür. Fakat semptomların bir çoğu spontane gelişebilir ve/veya kaçınma davranışlarından dolayı gözden kaçabilir. Detaylı bir değerlendirme için mutlaka bir dil ve konuşma terapistinden destek alınmalıdır.

3. Çocuklarda kekemelik terapisi

Çocuğun yaşı henüz çok küçük olsa bile bilgilenmek ve terapinin gereklili olup olmadığını ölçmek için bir terapistten destek alınabilir. Ebeveynler ne kadar erken davranırsa, çocuğun akıcı konuşma ihtimali o kadar yüksektir. Anne babalar akıcılıkla, akıcılığın gelişimi ile ilgili bilgilendirilirler. Aynı zamanda çocukları için ne yapabilecekleri konusunda bilgi alırlar. Bu şekilde riskler azaltılır ve akıcı konuşma için uygun koşullar oluşturulur. Koruyucu ve bilgilendirici bir erken müdahele (terapi) kronik kekemeliği engelleyebilir.

Uzman dil ve konuşma terapisti kekemelik teşhisini koyduğu taktirde de aile eğitimi ve terapi eşliğinde iyi sonuçlar elde edilebilir. Terapide oyuncul bir şekilde konuşmaya yansıyan semptomlar, ikincil davranışlara ve diğer sorunlara yönelerek takılmalar azaltılır ve çocuğun konuşma ve iletişim becerileri sağlamlaşır.

Terapilerde çocuğun ve ailenin ihtiyaçlarına ve imkanlarına göre yol alınır. Çocuğun durumuna ve gelişimine göre terapide dil konuşma gelişimi, nefes teknikleri, gevşeme egzersizleri, konuşma isteği gibi hedefler konulur. Aynı zamanda negatif duyguların azaltılması ve kekemeliğe karşı duyarsızlaştırma da terapilerin bir parçasıdır. Kekemelik terapisi her çocuk için tamamen aynı değildir, kişiye göre uyarlanır.

Genel olarak şu kural geçerlidir ki, akıcı bir konuşma için uygun terapinin mümkün olduğunca erken başlaması gerekmektedir. Eğer çocuklar yıllar boyunca kekemeliğe ve bu şekilde iletişim kurmaya alışmışlarsa bunu tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da semptomlar oldukça azalır.

3.1 Ne zaman terapötik destek alınmalıdır?

Ebeveynler çocuklarının akıcılığı ile ilgili endişelnmeye başladığında bir terapiste başvurmalıdır. Bu gibi durumlarda pasif kalmamalı ve yardım almalıdırlar. ‘Büyüyünce geçer, rahat olun.’, gibi tavsiyeleri dinlemek yerine kendi kaygılarını ve çocuklarının kaygısını/durumunu önemsemelidirler. Kekemelik tamamen kemikleşmdeden destek alınmalıdır.

4. Önlem almak ve destek olmak için tavsiyeler

En önemli terapötik amaçlardan biri, akıcılığa konsantre olup akıcılığı artırmaktır. Bu noktada ebeveynler de aktif olabilirler: Çocuklarının ne zaman, hangi koşullarda, kiminleyken akıcı olduğunu rahatlıkla gözlemleyebilirler. Bu her çocuk için farklı olabilir. Bazı çocuklar bebek ve kuklalarla oynarken akıcı olurken, diğerleri arkadaşlarıyşa konuşurken akıcı konuşurlar. Dikkatin akıcılık bozukluğundan akıcılığa çekildiği zaman akıcılık için uygun olan koşullar fark edilir. Çocuğa daha sık akıcı olma şansı verilir ve bunu ne kadar iyi başardığı hissettirilir.

Genel olarak rahat bir iletişim için bunlara dikkat edilmelidir:
• Acele ettirmemek (zamanla ilgili baskı oluşturmamak): acelceci dinleyiciler konuşana stres yaparlar.
• Diyalog kurallarına uymak: söz kesmemek ve karşı tarafı sonuna kadar dinlemek
• Dönüt vermek: dinlediğini ve anladığını belirtmek

Çocuk çok yoğun semptomlar gösteriyorsa ebeveynler bu durumu çocukla konuşabilirler. 'Birşey olmamış gibi davranmak’ bazı durumlarda daha çok irite edebilir. Aileler tepki vermemek uğruna çaresizliğe kapılabilirler. Çocuk çok yoğun semptomlarla birşey anlattığında bu ona uygun bir tavırla bildirilebilir (‘vaay canına, bunu anlatmak epey zor oldu sanırım?’). Daha sonra içerikle ilgili dönüt verilmelidir (‘Ne anlattığını çok iyi anladım. Bugün okulda çok eğlenmiş olmalısın!’). Bu tarz bir dönüt kekemeliği tabulaştırmaktan daha şeffaf bir harekettir ve tüm aileyi rahatlatabilir.

Ebeveynlerin yapması gereken en önemli şey, bilgi edinmeleridir. Harekete geçiğ çocuklarının akıcı konuşması için ona destek olmanın yollarını bulmalıdırlar.

Otizm tedavisi olmayan, sosyal hayata ve iletişime ciddi zararlar veren, davranış tekrarlarına ve ritüellere yol açan bir problemdir. Ana belirtileri; sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim bozuklukları ve bireylerin ilgilerinin çok kısıtlı olmasıdır. Yeme-içme sorunları gibi farklı sorunlara da rastlanılabilir.

Otizmli bireylerin sosyal gelişimi gerektiği gibi ilerlemez ve sosyal bozukluklar ortaya çıkar. Bu bozukluklar erken çocuklukta başlayıp ve yetişkinliğe kadar devam eder.

Otizmli bebekler ve çocuklar aşağıda görünen davranışların bir kısmını veya tamamını sergilerler: Geç konuşurlar veya hiç konuşmazlar (istediklerinde 1-2 kelime konuşurlar)
Sosyal uyaranlara dikkat etmezler
Göz teması kurmazlar
Daha az gülümserler veya hiç gülümsemezler
İsimleriyle çağırıldıklarında tepki vermezler
İşaret parmağı ile göstererek veya ebeveynini çekiştirerek iletişim kurarlar
Sadece en yakını ile çok sınırlı iletişim kurarlar
Yaşıtlarıyla oynamazlar
Takıntılı olurlar; yaşıtlarının oynamadığı şeylerle oynayıp ve yapmadıkları hareketleri yaparlar (mesela nesneleri döndürürler, ellerini çırparlar, anlamsız yerde gülüp veya ağlarlar)
Tehlike bilinçleri yoktur.

Otistik spektrum bozukluğu; Otizm, Asperger Sendromu, Çocukluk Disintefraif Bozukluğu, Rett Sendromu ve Atipik Otizm olarak beş gruba ayrılır. Çocuklarda görülen semptomlara göre bu kategorilerden biri tanı olarak konur. Burada Atipik otizm tanısı, çocukta otizm tanı ölçütleri tam olarak karşılanmıyorsa konulur. Çocukta var olan belirtiler iyi bir eğitim ve uygun şartlarla tamamen ortadan kalkabilir ve Atipik otizm tanısına yakın olan bir çocuk ‘normale’ dönebilir.

Otizmde dil ve konuşma terapisi

Otizmli çocuklarda konuşmanın yokluğu beyindeki nöronal disfonksiyonlar (sinir sistemi fonksiyonlarında bozulma) ve otizmli çocuğun introvert (içe dönük) karakterine bağlı iki temel sebebe dayanır.

Otizmli çocuklara yapılan dil ve konuşma terapisinde en önemli faktör, çok küçük adımlarla ilerlenmesi ve gerçekçi beklentiler içinde olmaktır. Burada terapist ve aile arasındaki diyalog çok önemlidir. Terapist aileyi çocuğun durumu ve otizmde rastlanan iletişim bozuklukları ilgili bilgilendirip çocuğun gelişimi hakkında olabildiğince fazla bilgi alır. Dil ve konuşma terapisine paralel olarak çocuğun yoğun bir özel eğitim alması oldukça önemlidir. Belirtilerin büyük bir ihtimalle tamamen ortadan kaldırılamayacağı göz önünde bulundurulmalı ve dil-konuşma terapisinde olabildiğince bütüncül bir yaklaşım sergilenilmelidir.

Otizmde dil ve konuşma terapisinde farklı yöntemler vardır. Hartmann’a göre otizmli çocukların taklit becerileri güçlendirilerek konuşmayı edinmeleri hedeflenilmelidir. Amaç; çocuğa konuşarak bir şeylere ulaşabileceği mesajı verip onu konuşmaya teşvik edip ve motive etmektir. Terapinin amacı ise kolaydan (ses tekrarı) başlayarak çocuğun iletişimini (sözcük ve cümle tekrarı) git gide arttırmak ve güçlendirmektir. Çocukların terapiden keyif alması (dikkatinin çekilmesi) ve terapilerin oyunlaştırılarak yapılması oldukça önem taşımaktadır.

Schlaffhorst ve Andersen’e göre ise otizmli çocukların nefes ve duruş kontrolünü sağlamak oldukça önemlidir. Nefes egzersizleri ile öncelikle çocukta konuşma ile ilgili bir algı yaratılmalıdır. Diğer hedefler ise sesli fonasyon, taklit becerileri, ilişki kurabilme, konuşma ve öğrenme ile ilgili pozitif düşüncelerin gelişmesi ve hiperaktifliği azaltarak çocuğu iletişime daha açık hale getirmektir.

Otizmli çocukların iletişimini desteklemek için ‘facilitated communication’ (FC) (desteklenen iletişim) adında bir metot uygulanmaktadır. FC otizmli çocuklara yönelik bir iletişim destek programıdır. Bu programda çocuklarla harfler ve görsellerle iletişim kurulur. İletişim hem gösterme, hem vücut dili hem de sözel olarak gerçekleşir. Bu şekilde çocuğun ileride iletişime yönelik özel aletleri kullanabilmesi ve adım adım bağımsız bir şekilde iletişim kurabilmesi hedeflenir.

Yukarıda bahsedilen metotlar otizme yönelik programlardan birkaçını anlatmaktadır. Otizmli bireylerin olabildiğince erken ve yoğun bir destek almaları eğitim ve terapilerin başarısı açısından çok büyük önem taşır.

Otizmde dil ve konuşma terapisinin hedefleri şöyledir:
Dil oluşumu
Temel iletişim becerileri
İletişim becerilerinin desteklenmesi ve güçlendirilmesi
Alternatif iletişim becerilerinin desteklenmesi

Sınav kaygısı bireyin sınavda varolan potansiyelinden düşük bir performans sergilemesine sebep olan bir durumdur. Öğrenmenin gerçekleşmesi ve performans için belirli düzeyde kaygıya ihtiyaç vardır. Düşük düzeyde kaygı motivasyonu düşürürken, Yüksek düzeyde kaygı ise algılama, anlama, yorumlama, hatırlama gibi bilişsel fonksiyonlarla birlikte öğrencinin davranışlarını da olumsuz yönde etkiler. Çocuklarda ve ergenlerde en sık rastlanan kaygı sınav kaygısıdır. Her birey sınava yüklediği anlama ve bakış açısına göre kaygının etkilerini değişik şekilde yaşar ve hisseder. Rekabetçi, mükemmelliyetçi, başarılı odaklı, kontrolcü bir yapı kaygıya daha fazla eğilimlidir.

Sınav kaygısının nedenleri arasında; öğrencinin; özgüveninin düşük olması, sınav sonucuna odaklanması, ailesi ve çevresi tarafından başarısız olarak değerlendirilme korkusu, sınava yönelik yüksek beklenti düzeyi, sınavı kişiliğinin değerlendirildiği bir unsur olarak görmesi vb. sayılabilir.

Aşırı kaygı fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur.Bunlar; Kalp çarpıntısı, terleme, titreme, bulantı, baş ağrısı, mide ağrısı vb. Kaygının psikolojik belirtileri; Öfke-kızgınlık, endişe, korku, mutsuzluk, çaresiz hissetme, umutsuzluk vb. duyguların ortaya çıkması, kendine güvensizlik, karar vermede güçlük vb. şeklindedir.

Kaygının zihinsel belirtileri; Düşünme ve algılamada zorlanma, unutkanlık, konsantrasyon bozuklukları, olumsuz içerikli inanç ve düşünceler “yine başarılı olamayacağım” vb.

Kaygının davranışsal belirtileri; aşırı hareketlilik, sınavı yarıda bırakıp çıkma veya öğrencinin sınava girmemesi vb. şeklindedir.

Sınav kaygısını azaltmak için doğru ve verimli çalışma alışkanlıkları geliştirmek, zamanı iyi kullanmak, doğru nefes alma tekniklerini uygulamak, kaygıyı bastırmayıp üzerinde durmak etkili olan yöntemlerdir. Ailelerde genellikle kendi kaygılarını yansıttıkları için çocuklarını desteklemeleri, güven vermeleri çok önemlidir. Sınav sırasında aşırı kaygılanıyor, çalıştığınız halde bunu performansınıza yeterince yansıtamıyor, sınav sırasında bildiğiniz şeyleri hatırlayamıyor, çok fazla hata yapıyorsanız, sınavdan önce iştah kaybı, uyku düzensizliği oluyorsa sınav kaygısı yaşıyor olabilirsiniz. Bu nedenle profesyonel bir destekte alabilirsiniz.

Yalan söyleme,kişinin gerçeğe uygun olmayan sözde bulunmasıdır. Çocuklar 6 yaş civarına kadar gerçeğe uygun olmayan şeyler söylerler. Genellikle bu durum hayalgücünden ileri gelir. Çocuklar olayları abartılı ve kendi algıladıkları biçimde anlatmaya meyillidirler. Bu gerçek yalanlardan farklıdır. Ancak anne-babanın tutumları, cezalandırma korkusu vb.buna sebep olabilir. Gerçek olanla hayali ayırt etmeye başladıklarından itibaren “yalan söylemek” uyum ve davranış sorunu olarak değerlendirilir.

Sürekli bilerek ve isteyerek amaçları uğruna başkalarını kandırmak, bundan zevk almak patolojik bir haldir. Yalan söylemenin sebepleri arasında; ailenin beğenisini kazanmak, başkalarıyla kıyaslanmak, dikkati çekmek, yaptığı suçu gizlemek, çevresinde yalan söyleyen birini model almak vb. sayılabilir.

Bazen ebeveynler farkına varmadan çocukları yalan söylemeye itebilirler. Kendi gerçeklerini gizlemelerini isteyebilirler. Örn; “Annene/Babana sakın söyleme,aramızda kalsın” gibi söylemlere teşvik edebilirler. Sözde yalanların yanlış değerlendirilmesi, kınanması, cezalar sonucu da gerçek yalanların doğmasına yol açar. Örn; arkadaşıyla oynarken eşyayı kıran çocuğun ceza korkusuyla bunu arkadaşının kırdığını söylemesi vb. Bu durum çocuğun kendini savunmak için yalanı en iyi yol olarak görmesine sebep olabilir. Anne-babaya bağımlı olan çocuklarda anne-babanın ilgisini kaybetme korkusuyla yalana başvurabilirler. Çocukluk döneminde hiçbir davranışı olumlu geri bildirimde bulunulmamış kişilerde yalan söyleme gereksinimi duyabilir.

Ebeveynlerin çocuğa iyi bir model olmaları ve onunla iyi bir iletişim kurmaları çok önemlidir. Hatalı bir davranış yaptığında bağırmak, kızmak yerine onunla bu davranışı hakkında konuşulmalıdır. Bu, çocuğun korkuyla yalan söylemesini engellemiş olur. Çocuk doğru söylediği zaman pekiştirilmeli, “yalancı” etiketiyle damgalanmamalıdır. Yalan söyleme sebepleri ve çocuğun kaygılandığı, korktuğu, yaşadığı durumlar ortaya durulması gerekir. Çünkü tedavi edilmezse ömür boyu sürebilir. Yalan çevreyle kurulan ilişkilerde güvensizliğe ve samimiyetsizliğe neden olur. Kişinin kendisine ve çevresine zarar verir. Yetişkinlik döneminde devam eden patolojik yalan özellikle dürtü kontrol bozuklukları, kişilik bozukluklarıyla birlikte değerlendirilir. Bireysel psikoterapilerde kişinin başkalarıyla iletişim kurma becerisi kazanması, benlik saygısıyla ilgili çalışılması hedefler arasındadır.

Dilmer Eğitim Danışmanlık